Dušan Kovačević etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dušan Kovačević etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DUŞAN KOVAÇEVİÇ’den Profesyonel ve İntiharın Genel Provası
DUŞAN KOVAÇEVİÇ’den Profesyonel ve İntiharın Genel Provası
Sırp yazar/yönetmen Duşan Kovaçeviç’in iki oyunu farklı sahnelerde İstanbullu sanatseverlerle buluşuyor
Oldum olası sanatın kurumsallaşmasına sıcak bakmamış biriyim ben. Sanatçının memur olduğu tiyatrolarda, sanatın iyice geriye çekilip kurumun öne çıkmasından daha doğal ne olabilir ki! Zaten sanatçıdan ne memur olur ne de emekli sanatçının emekliliği mezarda başlar.
Tabii ki kuruluş amaçları tiyatro seyircisi yetiştirmek ve onlara erişebilecekleri fiyatlarda oyun izletmek olan kurumlara karşı değilim. Ancak bunlar, çoğunlukla gelenekselleşerek, katılaşmış prensiplere sığınarak ve çağın gerisinde kalarak, bütün sanatlar gibi sürekli bir gelişme ve evrim halinde olan tiyatronun hızlı değişimine ayak uyduramamaktadırlar.
Bu tip kuruluşlarda ‘tiyatro’yu çok arayıp hemen hiç bulamayan biri olarak, adında ‘devlet’, ‘şehir’, ‘ülke’ olanlarından olabildiğince uzak durmuş,  hatta fazla abartılı, oynarken rol kestiğini her an belli eden, bir zamanların Yeşilçam filmlerinin “nayır”, “nolamaz”larını anımsatan oyunculuğu, “Devlet Tiyatrosu oyunculuğu” diye pek çok kez eleştirmiştim.
İstanbul’un 30 yıllık ‘devlet’ ve neredeyse yüzyıllık ‘şehir tiyatroları’ ise “tayin edilmiş” yöneticilerinin tiyatro anlayışı doğrultusunda kimi zaman çok saygın çalışmalar yapmış, kimi zaman da gerçekten uzak durulması gereken işler çıkarmışlardır.
Uzunca bir aradan sonra tekrar devlet ve şehir tiyatrolarına yönelmemin sebebi, sadece her iki kuruluşun son yıllarda birer repertuar tiyatrosuna dönüşerek, kimi zaman genel beğeninin de çok üstünde eserler sergilemesi değil. Sinema ile ilgili bir anı da var işin içinde: 
2004 Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin yarışmalı bölümünde görüp çok da beğenmiş olduğumuz Profesionalac /Profesyonel (2003), bu festivalde aldığı jüri özel ödülünün yanında katılmış olduğu Montréal ve Viareggio Film Festivallerinden de bol sayıda ödülle dönmüştü. İşte bu filmin yazar-yönetmeniDuşan Kovaçeviç’in iki oyunu geçen mevsimden beri ödenekli tiyatrolarımızda sahneleniyor.
1948 Sırbistan doğumlu Kovaçeviç, on parmağında on marifet bir sanatçı. 1973 ilâ 2008 arasında on altı oyun yazmış, pek çok oyun sahnelemiş ve aralarında Emir Kusturica’nın Underground’u da olan, çoğu kendi oyunlarından uyarladığı dokuz senaryo yazmış. Bununla da yetinmeyip iki oyunundan senaryolaştırdığı Balkanski spijun / Balkan Casusu veProfesionalac /Profesyonel filmlerini yönetmiş. Sırp Bilim ve Sanat Akademisi üyesi ve Belgrad’daki Zvezdara Tiyatrosu’nun sanat yönetmeni. Bir süre de Lizbon’da Sırbistan Büyükelçisi olarak görev yapmış.
Profesyonel(1990), İstanbul Devlet Tiyatrolarında Işıl Kasapoğlutarafından sahneliyor.
Kişisel ve siyasi yeniden uyanışları nükte ve kara mizahla harmanlayan zeki bir oyun: Miloşeviç rejiminin ateşli karşıtı, üniversite profesörü, bohem yazarTeya, rejim değişikliğinden sonra büyük bir yayınevinin başına getirilmiştir. Bir gün ofisine, elinde bir bavulla tanımadığı bir ziyaretçi gelir. Bu adam, eski bir Sırp Güvelik Servisi üyesi ve halen taksi şoförü Luka’dır…
Bu iki kişi arasındaki şaşırtıcı ve son derece sıra dışı karşılaşmanın ayrıntılarına, oyunu henüz izlememiş olanların keyfini kaçırmamak için girmeyeceğim. Ancak, birbirine zıt karakterdeki bu iki adamın kimi zaman dokunaklı, kimi zaman da dayanılmaz derecede komik diyalogunun, en beklenmedik durumlardan en trajik olaylara ve karanlık savaş öykülerine, 20.yüzyılın sonunda bir doğu Avrupa ülkesinde verilmiş olan özgürlük savaşımının tarihini gözler önüne serdiğini söyleyebilirim.
Kovaçeviç’in son oyunu Generalna proba samoubstiva / İntiharın Genel Provası (2009) ise M.Nurullah Tuncer’in yönetiminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın programında.
16 Aralık 2009’da dünya prömiyeri Musahipzade Celâl Sahnesi’nde yapılmış olanİntiharın Genel Provası, Tuna köprüsüne gelerek intihar etmek isteyen, her şeyini kaybetmiş mutsuz bir adamın, tam atlamak üzereyken birtakım insanlar tarafından durdurularak yeni bir yaşam ümidine kapılmasının öyküsü. Yapacağı iş görüşmesiyle hayatı kurtulacak, bütün borçları ödenecektir. Kendisine bir oyun oynandığını anladığında ise, iş işten geçmiş, akıl almaz olaylar yaşamış, bu kez ruhunu da kaybetmiştir…
Sırbistan’da intihar olaylarının artmasını korku içinde izlediğini söyleyenKovaçeviç, “intihar etmek isteyen adamın açmazında Yugoslavya’nın parçalanma sürecini ve bu parçalanmadan geriye kalan acıları, çaresizlikleri, çözümsüzlükleri anlatıyor.” Bu yönüyle de neredeyse yirmi yıllık aradan sonra tekrar Profesyonel’deki temalara dönüyor. Ancak, sömürü düzenlerinin değişmeyeceği ve dolayısıyla sömürüsüz bir düzenin de mümkün olamayacağı fikri, artık çiğnene çiğnene tadı kalmamış bir sakız ve oyun, aynı temanın biraz da kof bir çeşitlemesi olmaktan öteye gidemiyor.
BENZER İKİ OYUNA FARKLI İKİ YORUM
Bir yazarın tematik olarak birbirine çok yakın bu iki oyunu, iki tiyatromuzda çok farklı yorumlarla sahneleniyor:
Işıl Kasapoğlu, Türk tiyatrosuna otuz yıldır damgasını vurmuş çok önemli bir yönetmen.Galatasaray Lisesi’nden sonra 1981’de Paris Sorbonne Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nü tamamlamış, Pierre Vail Atölyesi’nde çalışmış. Türkiye’ye döndükten sonra çok sayıda oyun sahnelemiş, neredeyse hepsinden de ödül almış. Kurucusu olduğu İzmit Şehir Tiyatrosu ve Semaver Kumpanya’nın Genel Sanat Yönetmenliği’ni yapan Kasapoğlu, gerek devlet tiyatrolarında gerekse birçok özel tiyatroda oyun sahnelemeye devam ediyor.
Bu kez, yönetmenliği hiçbir zaman metnin önüne çıkarmayan yalın ve sade bir anlatımı yeğlemiş. Aynı yalınlığı dekorun işlevsel sadeliğine de yansıtmış. Tabii ki elinde, iki yan karakter dışında oyunun tüm yükünü taşıyan iki de büyük koz var: Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler.
Bülent Emin Yarar, emekliliğe zorlanmış ajan rolünü, inanılmaz bir doğallıkla oynuyor. Duruşu, bakışı, ses tonlamaları ve beden diliyle karşımızda gerçekten eski bir güvenlik servisi üyesi var sanki. Gerçekten aldığı bütün ödülleri hak eden olağanüstü bir performans!
Kovaçeviç, oyuncularla izleyici arasındaki o görünmez ‘dördüncü duvar’ı yıkabilmek için Teya’ya, Luka ile karşılaşmasını hem yaşamak hem de seyirciye aktarmak görevini vermiş. Bu Brecht’yen yaklaşımda Yetkin Dikinciler,oyuncu-anlatıcı geçişlerini büyük bir başarı ile son derece incelikli nüanslarla gerçekleştiriyor ve izleyici ile az rastlanır sıcak bir iletişim kurmayı başarıyor.
M. Nurullah Tuncer, MSÜ Tiyatro Dekor Kostüm lisans ve yüksek lisans eğitimi almış, yıllarca da aynı okulda öğretim görevlisi olarak çalışmış.Yüze yakın oyunda dekor, kostüm ve ışık tasarımı yapmış. Dünyanın birçok yerinde oyun sahnelemiş olan bu ödüllü tasarımcı İntiharın Genel Provası ile ilk kez yönetmen olarak İstanbul seyircisinin karşısına çıkıyor.
Tuncer,  Kasapoğlu’nun tam tersine görkemli bir sahnelemeyi tercih etmiş. Sahnenin tamamını, sofitosunu, arkasını yanlarını ve hatta sahne arkası asansörünü seyirciye açmış. Oyun başladığında gerçekten çok etkileyici bir görünüm var karşımızda. Dekorun arka ve yan duvarlarının mekân oluşturmak dışında, oyuncuların sesini yansıtarak seyirciye ulaştırma işlevini bu tasarım ile yitireceğini bilen Tuncer,  bu sakıncayı oyuncularını kimi zaman mikrofonla konuşturarak dengelemeye çalışmış. Ancak bu teknik detay ne yazık ki tam olarak çözümlenememiş. Benim gibi en önde oturan izleyiciler bile, konuşmaların tamamını anlayabilmek için dudak okumak zorunda kalıyor.
Böyle bir yorumda öne çıkması gereken sahneleme ve oyunculuklar çok iyi. Rejisi,oyunculukları, efektleri ve dekor tasarımıyla Tuncer, oyunun kara mizah tadını hiç kaybettirmeden, İstanbul’daki ilk sınavını başarı ile geçiyor. Bora Seçkin, Serhat Mustafa Kılıç, İbrahim Can ve Bennu Yıldırımlar’dan oluşan dört kişilik kadro bütün karakterleri canlandırıyor. Oyunun genelinde başarılı bir takım oyunculuğu göze çarpsa da, tüm bölümlerde farklı rollerle seyircinin karşısına çıkan Serhat Mustafa Kılıç, yarattığı herkarakterde farklı ses tonu ve duruş biçimi ile dört dörtlük bir performans sergileyerek öne çıkmayı başarıyor.
Peki netice? Her şeye rağmen izlenmeye değer bu iki oyundan bana kalanlar sadece Bülent Emin Yarar, Yetkin Dikinciler ve Serhat Mustafa Kılıç’ın muhteşem performansları ile M.Nurullah Tuncer’in olağanüstü dekoru. Oyunların kendilerine gelince bende bir eksiklik, tiyatro adına bir tatminsizlik duygusu bıraktılar. Karar sizin. Hepinize iyi seyirler.
YazarErdoğan MİTRANİ

Tiyatro salonlarından, Intiharın Genel Provası, Dusan Kovacevic

Unutulması zor final sahnesi ve Serhat Kılıç ‘ın fevkalede performansı bu oyunu izlemeniz için sebepler listesinden sadece 2 madde. Özellikle “insana hayat veren dans” sahnesi son yıllarda izlediğim en güzel tiyatro bölümüydü diyebilirim. Tek perdelik ve 1,5 saat süren bu oyundan çıkarken aklımda 2 konu vardı; “Duşan Kovaçeviç” ve “kurt neden ot yemez”?
Kovacevic, Emir Kusturica’nın yönettiği “Yeraltı” (Underground,1995) isimli filmin senaryosunu yazmış. Tiyatro oyunları 17 dile çevrilmiş ve aynı zamanda çeşitli Avrupa ülkelerinde Sırbistan büyükelçiliği yapmış. Intiharın genel provası 2008 yılında yazdığı son oyunu.
“Kurt neden ot yemez?” sorusunun cevabı için ipucları “kimler ot yer?” ve “kurtlar ne yer?” , detayları ögrenmek isteyenler oyunu seyretmeli.
Konu: Tuna nehri üstünde intihar etmek isteyen bir adam ve onu intihardan vazgeçirmeye çalışan insanların çevresinde gelişen hikaye. Kovacevic, bu oyunu birçok gazetedeki gerçek intihar haberlerini okuduktan sonra yazmaya karar veriyor. Tiyatro girişindeki panoya asılmış olan Türkiye’den intihar haberleri de iyi düşünülmüş bir ayrıntı.
Bilgi : Şehir Tiyatroları

19 MART 2011 CUMARTESI

‘Buluşma Yeri’ ile ‘Buluşamadım’! - Duşan Kovaçeviç - İBB Şehir Tiyatroları

TÜRKİYE’DE DUŞAN KOVAÇEVİÇ
Duşan Kovaçeviç ile İntiharın Genel Provası(2008) isimli oyunu ile tanıştık. Ardından Profesyonel(1989) geldi. Şimdi de Buluşma Yeri(1981). Parantez içlerinde oyunların ‘basım’ tarihlerini verdim. 
İlk oyununu 1972 yılında yazmış olan 1948 doğumlu D.Kovaçeviç’in tiyatro kariyerinin ‘köşe taş’larını sondan başa doğru izlemiş olduk. Şimdi sırada Dar Ayakkabıyla Yaşamak(2010) varmış. En ‘yeni’den yeniden başlayacağız anlaşılan.
KİTAP VE SAHNELEME ZAMANI
Oyun Şubat 2011’de seyirci ile buluştu. Kitap olarak ise 2010 yılının sonlarında yayımlandı. Kitabın içinde oyunun kadrosunu birkaç değişiklikle bulabiliyorsunuz. Kitapta Nihal Kaplangı görünüyor ama kostüm tasarımını Nurullah Tuncer ve Taciser Sevinç yapmışlar. Yönetmen yardımcısı olarak  kitapta İrem Aslan Aydın’ın ismi var, oyun dergisinde Hanife Ser,Özge Kırış,Deniz Evrenol’un adları yazıyor. Kitapta Hanife Ser ve Ceysu Aygen asistan olarak görünürken dergide İlker Kapıcı, Ece Göktay ve Sevda Can’a ‘gönüllü asistanlar’ olarak teşekkür edilmiş.  Kitabın yeni baskılarında  düzeltmek gerekecek. Demek ki Ekim 2010 da kadro belli, oyun seçilmiş. Oyun sahneye 2011 Şubat’ta çıkıyor.   
OYUN DERGİSİNDEN….
Önemli bulduğum husus oyun dergisinden aktaracaklarım ile ilgili.
Oyunun yönetmeni Nurullah Tuncer ‘Ölüleri Ölüler Gömsün’(bu başka bir oyunu hatırlatıyor ve bana bir şey demiyor) başlıklı yazısında oyundan seçtiği bir cümleyi vererek oyundan  ‘açlık’ temasına vurgu yapmayı seçmiş  ve ‘yazar 30 yıl öncesinden bu gerçeği görmüş’ demiş.  Oyunu ‘fail-i meçhul’lere ithaf etmiş.
Oyunu tercüme eden Bilge Emin, ‘Ölümle Hayat Bitmez’ başlıklı kısa yazısında ‘Kırgınlıkların, kızgınlıkların, savaşların , düşmanlıkların anlamsız olduğu bu yerde, insan bütün çaresizliği, yalnızlığı ve özlemiyle, sonsuzluğun bir parçasıdır. Ardında iz bırakanlar aramızdan ayrılmaz. Yaşayanlar ve ölüler arasındaki ilişki görecelidir. Bizim için değerli olanlar, öldükten sonra da bizimle beraberdirler’ demiş.
 Kitabın önsözünü de yazan Prof Dr. Hülya Nutku ‘Buluşma Yeri: Dünyanın ve yaşamın algılandığı bir yer midir? ’başlıklı yazısında ‘yazar burada sanatın, yaşamın bir provası olduğuna atıfta bulunuyor. “Yaşam ve ölüm vazgeçilmez iki gerçek. Yaşam sonrası Einstein’in dediği gibi ‘Başka bir şey başlıyor’ ama önemli olan biz diğerinin neresindeyiz?.... Yaşayanlar ve kaybedip de yüzleşemediklerimiz  irdeleniyor… Yazarın kendi yaşadığı toplumsal sürecin hesaplaşması ve izlerine de rastlıyoruz” demiş. Prof.Dr. Nutku’nun ‘uygarlığın durumu, yok oluşa dur demenin yolu’ vurgulaması da ilginç.
 Tercüme eden, yöneten ve inceleyenin aynı oyundan vurgulamaya değer bulduklarının birbirine bu kadar  ‘uzak’ olmasını ve aynı dergide buluşmalarını nasıl anlatsam!
Oyundan ‘Tıp cerrahidir, onun dışında her şey kaderdir’ (sayfa 14) ‘Hastanın kaderi tecrübeli ve akıllı bir doktorun elinde olmalı. Bilgisayarlar bilgisayarları, insanlar insanları tedavi etsin’(sayfa 62) repliklerini seçerek,  yazar, oyun tıbbın bugün geldiği noktayı görmüş de diyebilirdik. Ama doğru olmazdı.
OYUNUN TEMALARI
Buluşma Yeri, zekice düşünülmüş  bir ‘fantezi’ üzerine kurulu. Varsa ‘Öte taraf’ nasıldır? Gidip geri dönen olsa ne olur? Ne ‘taraf’ gerçek?
Oyun iki ‘taraf’ın birbirini ‘görmediği’ varsayımı üzerine kurulu. Profesör koma durumunda ‘öte taraf’a gidiyor eski tanıdıklarla buluşuyor, onlara bu tarafı anlatıyor. Komadan çıkınca da ‘bu taraf’a ‘öte taraf’tan getirdiği mesajları iletiyor.
 Oyunun temalarını özetleyen replikler şunlar: “çocukların sizin savaşınızla ne alakası var”(s74); “sağ birileri bizi bulursa demek ki biz ölü değiliz” (s57) Yanko’nun “yaşam öncesi konuşması” (s 66) Yanko: “insanlık tarihi bir savaşın tarihidir. arada bir yeni silahların icat edilmesi ve eski silahların temizlenmesi için ara verilir” (s67); “biz ölüler için güvenilir bir geçmiş olan güvensiz bir geçmiş seni bekliyor olacak” ; “komayı atlatanlar hep yakınlarıyla görüştüklerini anlatırlar”(s62) ; Ölümle değişen ne var? “sen ölüm teşhisi koydun o ise yaşam”(s79)
 Esas olarak Alman/Nazi’lerin topluma etkisi- savaş karşıtlığı; ölüm/ müze/ hatırla(n)mak; geleneksel ve çağdaş tıp; ölümden sonra hayat konuları vurgulanmış. Duşan Kovaçeviç kendi toplumundaki gündeme ‘humor’ ile dokunmaya çalışmış.
TARİHİN  IŞIĞINDA KOVAÇEVİÇ
Çok fırtınalı bir coğrafyanın acımasız bir dönemini yaşamış olan D.Kovaçeviç’in ülkemizde sahneye çıkan üç oyununa tarih bağlamında bakarak bir değerlendirme yapmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.
Sırbistan 2008’de bağımsız bir devlet olmuş, Nato’ya kabul edilmiş, Avrupa Birliği yolunda ilerlemekte.  ‘Sermaye’li bir dönem başlıyor. O dönemin oyunu :  İntiharın Genel Provası. Her şey satılık, para satın alır, toplum düzenbazları.
1989’da Miloseviç, yönetime gelmiş. Çok partili demokrasi ile tanışma yılları. Kadife eldiven içinde demir yumruk var.  O dönemin oyunu : Profesyonel . Siyasal muhalefet denemeleri , geçmiş düzenin sorgulanmaya başlanması, mizahın toplumsal eleştiride kullanılışı.
1981’de Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti dönemi. II.Dünya Savaşı sonrasında denge bulma yılları. O dönemin oyunu: Buluşma Yeri. Metafizik konular, yaşam, ölüm, savaş sonrası dış düşman (Alman/Nazi) algılaması.
Vurgulanması gereken bir diğer husus da,  1981 ile 2008 arasında D.Kovaçeviç oyun yazmayı öğreniyor. Bizim talihsizliğimiz bu yolu tersten aldık, yani en iyi oyunundan görece olarak en kötüsüne doğru giden bir yol. (Şu anda yeni seyretmeye başlayacak seyirci için sorun yok. İsteyen baştan sona izleyebilir.) Ülkemizde sahnelenen üç oyun arasında bence tiyatro dili olarak en başarısız olanı, Buluşma Yeri. Ama Kovaçeviç’in ‘humor’ ve zekâsına diyecek hiçbir şey yok. 
Buluşma Yeri sahnelenen ilk oyun olsa seyirci, Kovaçeviç’i bu kadar sever, merak eder miydi? Aynı anda üç oyunu sahnede olan yazar, şanslıdır. Ama sondan başa giden seyirci açısından ise şanssız bir durum var.  
NURULLAH TUNCER’İN REJİSİ
Metni öne çıkardığı için İntiharın Genel Provası’nda çok başarılı bir sahneleme yapan Nurullah Tuncer, Buluşma Yeri’nde metnin ‘defo’larını görüp onları kendince telafi etmeye çalışmış. Bunu, ‘popüler’ bir yazarın bir oyununu, öncekilerin ‘ışığına’ getirme çabası diye yorumladım.  Bu çabada  “makyaj” öne çıkmış.  Buluşma Yeri’nde , fazla makyaj çirkinleştirmiş. Buluşma Yeri fazla makyaja ihtiyacı olmayan naif bir oyun. Hatta naifliği vurgulansa daha da iyi. Dekor tasarımının en başarılı isimlerinden biri olan ve İntiharın Genel Provası’nda yönetmenliği ile beni şaşırtmış olan Tuncer, Buluşma Yeri’nde sahneyi görsel atraksiyonlarla doldurmuş. Perdeler, digital yansıtmalar, ışık oyunları … Müziği abartılı kullanarak beklentiyi yükseltmiş.  Aslını bozarak ulaşılmaya çalışılan mükemmellik. Sadelikten zenginliğe ulaşmak mümkün iken zenginleştirme merakı oyunu bozmuş. Budama aceleye gelmiş gibi. Humor yok olmuş.
Oyun öncelikle teknik tasarım öğeleri ile öne çıkartılmaya çalışılmış. Hamlet  “Fazla masraf olmasın diye ölü için kızartılan etler düğün sofrasına söğüş oldu” der ya Buluşma Yeri’nde Profesör’ün evindeki sandıkların, buluşma yerinde sanduka olduğunu görünce onu hatırladım.
Oyun, metne göre,“arkeoloji müzesini andırmaya başlayan…”( s11) bir evde başlar.(sahne tasarımı Nurullah Tuncer)  Bu ev ‘somut’tur. Buluşma yeri yani ‘öte taraf’ ‘soyut’ olduğu için bu evin ‘somut’ ve ‘dünya’ya ait olması önemlidir. Nurullah Tuncer bu evi de soyutlaştırmıştır. Bu evdeki sandıklar öte taraftaki ‘sanduka’ olmuş. Eve girişi çıkışlar her iki ‘taraf’ta da iplerden oluşturulmuş perdeden yapılıyor. Perde üzerine yansıtmalar, ışık-gölge oyunları her iki ‘taraf’ta da var. Bu bir bakışla “Hangi ‘taraf’ gerçek? Hayat mı ölüm mü? Hayat mı rüya, ölüm dünyası mı? ” sorularını vurgulamak için yapılmış olabilir ama önce ‘taraf’ olması lâzım, değil mi? Oyunda ‘taraf’ yok olmuş. Bence Nurullah Tuncer fazla ‘derinlere dalarak’ resmi bulanıklaştırmış. ‘Bu taraf’taki yarım olan heykelin ‘öte taraf’ta tamamlanmasına fazla dalmış ama Septimus Severus’u yeterince vurgulamamış. Kovaçeviç, heykelin Septimus Severus’a ait olduğunu belirtiyor. Bedeni ‘ölümlüler’, kol ve başı ‘ölüler’ arasında kalmış olan Severus, Romalı bir general ve Kovaçeviç’in onu anarak dönemin yöneticilerine bir ima yapması muhtemel.
Sahne önü platformu kullanılmış ama döner sahnenin olanakları unutulmuş. Oysa döner sahne başka olanaklar verirdi.
Ben oyunu okuduğumda profesörün yatağının sahnede olmasını hayâl ettim. Aslına bakarsanız ilkinde Profesör bir yere gitmiyor,  ona ‘geliyorlar’. Döner sahne üzerinde kurulacak ‘taraf’ların saat yönü tersine dönüşte öte tarafı saat yönü dönüşünde bu tarafı getirmesi fena mı olurdu? Ayrıca dekor değiştirme için yitirilen ve oyunu boğan sahnelere de gereksinim duyulmazdı.  Hele döner sahnede oynuyorsanız mekân değişmeleri daha da kolay olurdu. Ayrıca Profesör’ün Buluşma Yeri’ne ilk gidişi ile ikincisi arasında fark olmalı. Örneğin öte tarafa kalıcı olarak giden Petar yürüyerek giriyorsa Profesör ikinci girişinde yürüyerek girmeli.
Mekân algılaması da sorunlu. Sahnenin arkası, düğün yapılan komşunun bahçesi mi ölüm döşeğindeki profesörün odası mı? ‘Öte taraf’ta ip perdenin arkasından gelinen yer neresi ?
Öldü sanılan profesörün odasındaki değişim(s68) ‘buruk ve hüzünlü’ bir gerçeği vurgulamak için belirtilmiş ama bu farkı göremiyoruz sahnede.
Kovaçeviç iki tarafı bağlayan simgeler kullanıyor.Öte tarafta çalınan Akerdeon geri götürülüyor ;  öte taraf’ta  sadece yoğurdu özlüyor(s32) bu tarafta “yoğurt istiyor” (s70) ; Petar’ı öte tarafta ‘görüyor’ ; bu tarafta eksik heykelin parçalarını ‘öte taraf’tan getiriyor;  doktor, ‘öte taraf’ta gerçekleri söylediğine kanıt olsun diye profesörün cebine bir iki taş koyuyor; ‘bu taraf’ta ‘süs’ olan arkeolojik taşlar ‘öte taraf’ta hayatın parçası. Yönetmen bu vurguları öne çıkarmamış.
Profesör,her iki perde sonunda öte tarafta söylenen şarkıyı dinler, izler; sahnede ise söylüyor.Perde sonlarındaki bu şarkı söyleme sahnelerinin anlamı var. En son  şarkı yan avludan gelir ve Profesör bunun ‘anlamını bilir.’
Profesörün öte taraftan bu tarafa gelirken  Militsa’nın ve Angelina’nın “Mişo  Mişo” replikleri iki tarafı birbirine bağlıyor ama  berber sahnesinin gereksiz uzatılmış olması bu olanağı ortadan kaldırıyor. Perde sonunda Profesör’ün yeniden hayata dönmesinden sonraki sahne düzeni gereksiz kalabalık ve karmaşa yaratıyor.
İvan’ın Yelena ile konuşmasında istihza anlaşılmıyor.
İkinci perde başında sahnedeki sandukaların iki kez yer değiştirmesi mizansen değildir herhalde? Şapkaları ve hasta koltuğunu ise anlamadığımı itiraf ediyorum. O sahnedeki şarkı ve söyleyen ses aklımda kaldı.
Sahne önü platformun iniş çıkışı anlamsız kalmış ve gereksiz bir ‘atraksiyon’ olmuş.
 Yanko, “çocuğuna onu rahat çağırabileceğin bir isim vermen gerekir” der ve “isim” ile ilgili tiratına başlar.(S49) Tuncer’in bu sahneyi önemsememiş olmasını anlamadım.
Metindeki “baksanıza hala tırnakları saçı ve sakalı uzuyor” (s60)  bana  Marquez’i hatırlattı. Marquez, Aşk ve Öbür Cinler( 1994)de  “Ustabaşı, insan saçının ölümden sonra da ayda bir santim uzadığı anlattı bana “der .  Buluşma yeri(1981)nde Yanko tırnaklarının cadı tırnağı gibi uzamış olduğunu söyler ve “Hayat ölülerin üzerinde büyük etki bırakıyor” der.
İp perde üzerine düşürülen digital görüntülerin gelişi güzel hali anlamı yok etmiş. Öte yandan arka perdeyi o kadar kullanan bir yönetmen ‘öte taraf’ta gösterilen fotoğrafları  neden yansıtmamış anlamadım.(Efekt tasarımı: Ersin Aşar-Işık Tasarımı: Fatih Mehmet Haroğlu-Canlandırma: Aksel Zeydan Göz)
Oyunun başlamasına  10 dakika kala fuayede eğlenceli bir müzik(Oliver Josifovski) ve dans(koreografi: Handan Ergiydiren) başlıyor. Müzik ve dans önce salona sonra sahneye taşınıyor ve oyunda anlatılan yan bahçedeki düğüne bağlanıyor.  Metinde yan bahçedeki düğünden  gelen müzik  bir yanda ölüm bir yanda düğün sözüne yapılan bir gönderme. Yaşam ve ölüm iç içe yani.  “Atmosfere hiç uymayan şarkı söylenir”(s29) ifadesi de bunu vurgulamak içindir. Oyunda müziğin kullanılışı bu duyguyu kaybettirmiş ve gereksiz bir beklentiyi kışkırtıyor. Bir oyuna o coşkuda başlarsanız ve sonra bunun oyuna katkısını gösteremezseniz, sonuç hayal kırıklığı olur.
En tuhaf bulduğum ‘şey’ ise Nurullah Tuncer’in bu oyunu  “Fail-i meçhullere” ithaf etmesi.
OYUNCULUK
Oyunda ortak bir oyunculuk anlayışı yok. ’Öte taraf’ı nasıl anlatmalı? Hüzünlü, üzgün…(mü?)  Onu seçtiğinizde ‘bu taraf’ ortaya çıkacak!   Profesör öte tarafa ilk gidişinde hem ölü hem değildir. Dolayısıyla o bu ince nüansı vermeli. Tuncer , kadrosundaki usta oyuncu Sezai Aydın’dan yeterince yararlanmamış, şansını kullanmamış. Oyuncular ‘Gelgit’lere çok da dikkat etmeden oynuyor. Aslına bakarsanız  oyuncularda genel bir bıkkınlık hali gördüm.
Oyuncu seçimini uygun bulmadım.  Bu kadro başka bir rol dağılımı ile yeniden düzenlenebilir. Örneğin Bennu Yıldırımlar, Militsa, Özge Kırış doktor olabilirdi. Arda Aydın, İvan’ı oynayabilirdi.
En başarılı oyuncu Müge Akyamaç.  Onun samimi, halk tipi komşu tiplemesini sevdim, oyunun ruhuna çok uygun buldum. Bora Seçkin’in oyunculuğunu beğendim.
Kovaçeviç  “içinde Tanrı korkusu olan yaşlı bir kadın girer” (s11) der. Bu Angelina’dır. Sahnede ben onun bu yönünü göremedim.
OYUN SONUNDA ……..
Oyun öncesi fuayede Beylikdüzü’nden gelmiş iki hanımla sohbet ettim. Onlar uzaklık nedeniyle, suarelere gidemiyorlarmış. (Bir oyuncu  matine oynamaktan nefret ediyordu kimdi o?) Yazarın diğer oyunu Profesyonel’i görmek için çabalıyorlar ama bilet bulamıyorlarmış. (Buluşma Yeri’ni seyrettikten sonra seyrederler mi kuşkuluyum. ) Onlara oyunu, yönetmeni övdüm. Oyun başlamadan önce bir arkadaşımla karşılaştım. Profesyonel’den tanıdığı  Kovaçeviç için gelmişti oyuna. ”Yazarı çok severim” dedi. Arkadaşım asık bir suratla ilk perdenin sonunda oyundan çıktı;  oyun sonunda ben de hanımlara görünmemeye çalışarak salondan kaçtım.

Melih Anık

Profesyonel
Profesyonel
Yazan: Duşan Kovaçevic
Yöneten: Işıl Kasapoğlu
Giysi Tasarımı: Gülümser Erigür
Işık Tasarımı: Önder Arık
Müzik: Cenap Oğuz
Yönetmen Yrd.: Gülen Çehreli
Asistan: Tuğçe Şartekin Karasu
Oyuncular:
Bülent Emin Yarar
Yetkin Dikinciler
Gülen Çehreli
Cenap Oğuz
Sahne Amiri: Reşit Arslan
Kondüvit: Emre Akgül
Işık Kumanda: Serdar Yaman
Dekor Sorumlusu: Taner Tan Serdar Erman